16 Şubat 2015 Pazartesi

Özgecan Aslan

Düşünce felci geçiriyorum. Klavyenin üzerinde karıncalanan parmaklarım var. Saatlerdir sosyal medyadaki tüm hesaplarımdan Özgecan Aslan ile ilgili paylaşımları, haberleri, yorumları okuyorum.  'Amerika'da da oluyor kapayın çenenizi! diyen dindar görünümlü  KADIN gazetecimiz, 'Dinimiz o saatte dışarıya çıkmaya izin vermez ondan oluyor böyle şeyler' diyen  annemiz. Ve bir ton kızın kıyafetini, nereli olduğunu  saatin kaç olduğunu sorgulayan kalın sesliler... 

Çok klişe ama gerçeklerin ne denli acıttığını yeni yeni hissediyorum. Beni bağışlayın. Geç kalmış olmaktan belki de tecrübesiz olmaktan. Kendimi sorgulamak ve kaçan fikirlerin kuyruğundan çekip çıkarmak için çok uğraştım bu gece. Duygularıma ilk kez 3. tekil şahıs muamelesi yapmayı bıraktığım an,  şu içinde bulunduğum zaman dilimi.

Birçok kadının maruz kaldığı olayları paylaşmasıyla başladı. İçlerinden bazıları ki bizzat yaptığım  ve kendimin bile utangaçlığıma verdiği bir takım davranışları bugüne kadar hiç sorgulamadım. Annemin  eve geç gelme dediğini hatırlamıyordum. Gece dışarıda olmak oldum olası ürküttü beni. Metrodan inip eve yürürken ayak seslerini duyabilmek için müziği kapatmak içgüdüsel bir davranıştı artık. Kahve tarzı mekanların önünden geçmemek için sokak değiştirmek, Adres sormak için kaldırımda yürüyen onca adam yerine bir kadının geçmesini beklemek, Asansörde biriyle yalnızken tedirgin olmak... İlginçtir ki ailemde bu konuyla alakalı çok fazla bir nasihat işitmedim. Haber bilhassa şiddet içerenleri duymak bile istemedim. Tecrübesizliğim bu yüzden. Şu kızcağızın öldürüldüğü günden beri önüme gelen her haberi her yorumu okuyorum ve dehşete düşüyorum. Yarın 'Beni tahrik etti' puntolu gazeteler, göstermelik dahi vicdanı kalmayan yorumlar işiteceğiz, sayıları ve sesleri gürleşecek. Bugün kadına şiddete hayır diye protesto yapanların çoğunu idam geri gelmesin diye protesto edenlerle aynı kişiler olduğunu fark edeceğiz. Kadına kalkan eller kırılsın diyen siyasilerin 3 gün sonra gündemleri değişecek. Sonra mı?  Ben de dahil olmak üzere rutin kendini koruma davranışlarına geri döneceğiz. Belki hemen değil birkaç hafta sonra protestolara destek veren o adam TV karşısında bir tecavüz sahnesini gevrek bir gülümsemeyle izleyecek. Bir başka adam ülkedeki tecavüz olayların diğer ülkelere oranla az olduğundan bahsedecek, belki şükretmeyi öğretecek. Ama en büyük darbeyi erkeğin hormonları hakkında bilimsel demeçler veren hemcinslerim yapacak. Bu ülkede taciz edilenler  suçlanmamak için hep susacak. Tacizden korkanlar kısık seslerle konuşacak belki benim gibi korkularının farkına bile varamayacak. 'Ne durumda olursa olsun İnsana zarar vermek doğru bir davranış mıdır sorusundaki özne kadın olarak değiştirildiğinde cevaplar etnik, dış görünüş, ve 5N1K sorularıyla harmanlanacak. Konu kadın olduğunda hep ince ince hesaplar kurulacak. Ve bu ülke ince düşünmeyi kadını yargılayarak öğrenecek, edepli konuşmayı 'kadının organını ağzına almadan' konuşma olarak bilecek. Biz yüzlerine bakarak konuşana  dek böyle devam edecek.



İleride bir gün çocuğum olursa onu nasıl yetiştireceğim hakkında hiçbir fikre sahip değilim. Bu yaşa tedbir alarak tatsızlık yaşamadan ulaşan biri olarak cesur olmayı ve korkmamayı öğretmenin onu kötülüklere daha açık hale getirmek mi oluyor kararsızım. İleride bir kızım olursa ona hangi nasihati vereceğim bilemiyorum:

Gideceğin yere dolmuşla git yolda başına bir iş gelmesin mi yoksa gideceğin yere dolmuşla gitme yolda başına bir iş gelmesin mi?

11 Ekim 2014 Cumartesi

Bir akşam..

     Gözlerini kapa. Nefesini tut, ona kadar say ve yavaşça bırak. Bırakırken düşün. Aldığın nefese her şeyden daha çok muhtaçsın. Burnundan akciğerlerine oradan kalbine ve bütün vücuduna bilhassa  beynine.. Düşüncelerinin üzerindeki ağır metal tozları savruluverir.
   
     Gece saat iki gibiydi. Işıkları söndürdüm, balkona çıktım. Bu mahallede balkonda oturanları dikizleme fantezisine sahip insanlar oturuyor. Karşıdan baksan kız mı erkek mi seçemezsin bile. Ama insana benzemesi yeterli. Yan balkonun iplerinde  boyunlarından sallandırılan çoraplar var. Suçları ne mahalleli de bilmiyor. Burada sıradan artık.Ben de bu dünyanın çoraplara yaptığı adaletsizliğe kafa yoracak değilim. Gökyüzüne bakmak niyetim. Koşuştururken tüm gün aklına gelmiyor insanın. Düşünceler o kadar ağırlaştırıyor ki kafayı kaldırmak mümkün değil. 'Aklı bir karış havada olmak' deyimi var bir de. Ne diye küçümseriz ki bu veletleri? Boyun yer  çekimine yenik düştükçe  daha mı huzura eriyor insan? Tersine alınlarından öpmek lazım böylelerini. Neyse..

     Saat üç. Bir saattir gözlerimi gökyüzüne diktim. Şehrin ışıkları yüzünden popülerliğini yitirmiş yıldızlarla dertleştim. Kapanan gazinoların emekli solistleri gibiler. Madem uyku yok bana ya yazacağım bir saçmalıklar ya da okuyacağım. Konuşmak hobilerim arasında tabi. Yalnız hala amatörüm bu konuda.O da biliyor bunu. O yüzden ben sustum o haykırdı.

    ''Konuşmak, nasıl oluyor da benim dışımda herkesin çok hoşuna gidiyor! Belki de garip ve dolambaçlı bir yoldan insanlara dönmek için çok geç.''

9 Ekim 2014 Perşembe

Mutluluk ve Hissedebilme Korelasyonu

‘Yıllar boyunca herkesin ahlakına göre yaşamayı istedim.. kendimi herkes gibi yaşamaya , herkese benzemeye zorladım.. kendimi ayrı düşmüş hissettiğim zaman bile , bütünleşmek için böyle davranmak gerektiğini söyledim.. ama bütün bunların sonunda felaket geldi.. şimdi kalıntılar arasında dolaşıyorum , kuralsızım , tereddütler içindeyim , yalnızım ve bunu kabullenerek , tek oluşuma ve kusurlarıma boyun eğdim.. tüm yaşamımı bir nevi yalan içinde yaşadıktan sonra – bir doğru yaratmak zorundayım..’

     Uzun zaman sonra kendimi buldum. Albert Camus'un sözlerinden az farklıydı benimki. Yıllar boyunca herkesin yaşadığı gibi yaşamayı herkesin hissettiği gibi hissedebilmeyi istedim. Finalde mutluluk varsa ona giden her yol mübah göründü bana. Sabah uyanıyorsun ve bugünün diğer günlerden hiçbir farkı olmadığını anlıyorsun. Öyleyse neden  bir gün daha nasip edilmişti? Farkı bulabilmek için mi?
      Son birkaç yıldır hiçbir şey olmadı hayatımda. Şikayetçi de değildim. Ne zaman mutsuz olduğumu fark ettim o zaman yalnız olduğumu da. İnsan kendi kendine yetebilen varlık. Kalabalıklar içinde yalnız kalmak kastettiğim. Kimseyle aynı hissedememek.
       Son birkaç yıldır hiç mutlu uyanmadım ben. Sebebi sebepsizlikti üstelik. Hiçbir konuda hiçbir durumda, mutsuzluğuma dahi sebep bulamadım.  Mutlu olmak herkes gibi olmaktı benim için. Herkes ben değildi ben de herkes değildim. '..tek oluşuma ve kusurlarıma boyun eğdim..' Tüm yaşamımı bir nevi yalan içinde de olsa mutlu yaşamayı yeğledim.  Ancak bir fikir sizin değilse,  o fikir akıldan önce kalbinize işlememişse sizi robota dönüştürür. Bu bir yalan da olsa önce kanmış olmak gerekir.
 .....  
        
     Hayat hepimizi mekanikleştiriyor gün geçtikçe. Belki de  henüz farkına varamadık. Fazla değil birkaç kuşak öncesi daha mutluydu bize nazaran. Gazetede tanımadığı birinin ölüm haberine ağlayan bir anneannem var benim. Duygusallık değil bu. Bizden daha çok hissediyorlar sadece. Daha çok mutlu olabiliyorlar aynı zamanda.

 ''Cahillik mutluluktur''
 O aynı hissedebilmek için uğraştığım insanların tam da bu tanıma uyduğunu fark ettim. Ancak savaşların, katliamların düşünülerek faaliyete geçirildiği şu dünyada bize daha çok bilmek de huzur getirmiyor. Mutluluk daha çok hissedebilmekte.